Alzheimer's & Dementia dergisinde yayımlanan kapsamlı bir araştırma, orta yaş döneminde televizyon karşısında geçirilen uzun süreli hareketsizliğin, yaklaşık 20 yıl sonra ciddi bilişsel riskler doğurabileceğini gösterdi. Yaklaşık 1.700 katılımcının verilerinin incelendiği çalışmada, televizyon izleme alışkanlığı ile beyin sağlığındaki bozulmalar arasında doğrudan bir bağlantı olduğu tespit edildi.
Araştırmacılar, 1987-1989 yılları arasında başlatılan Atherosclerosis Risk in Communities (ARIC) projesine dahil olan bireyleri iki on yıl boyunca takip etti. Katılımcıların orta yaş dönemindeki alışkanlıkları ile 20 yıl sonra çekilen manyetik rezonans görüntüleme (MR) sonuçları karşılaştırıldığında, sık televizyon izleyenlerin beyin yapılarında belirgin farklılıklar olduğu görüldü. Özellikle hafıza ve Alzheimer hastalığının erken evreleriyle doğrudan ilişkili olan beyin bölgelerinde hacim kaybı yaşandığı kaydedildi.
Çalışmanın dikkat çeken bir diğer bulgusu ise frontal ve oksipital loblardaki küçülme oldu. Planlama, karar verme ve görsel işlemleme gibi kritik işlevlerden sorumlu olan bu bölgelerdeki değişimlerin yanı sıra, MR görüntülerinde "beyaz cevher hiperintensiteleri" olarak tanımlanan parlak alanların artış gösterdiği belirlendi. Bu durum, beynin küçük damarlarında hasar oluştuğuna ve inme ile demans riskinin yükseldiğine işaret ediyor.
Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri, televizyon izlemenin yarattığı olumsuz etkilerin sadece fiziksel hareketsizlikle açıklanamayacağıdır. Uzmanlar, iş yerinde oturarak geçirilen zamanın veya kitap okumak gibi diğer oturarak yapılan faaliyetlerin, televizyon izlemekle aynı beyin değişimlerine yol açmadığını vurguluyor. Bu durum, televizyon izlemenin beyni farklı ve daha pasif bir şekilde çalıştırdığını düşündürüyor.
Çalışmada diyabet, sigara kullanımı, alkol tüketimi ve vücut kitle indeksi gibi faktörler kontrol edilmesine rağmen, televizyon izleme ile beyin sağlığı arasındaki negatif ilişki varlığını korudu. Araştırmacılar, televizyonun olumsuz etkilerinin erkeklerde daha belirgin olduğunu belirtse de, bu durumun altında yatan biyolojik nedenlerin henüz tam olarak anlaşılamadığını ve daha fazla çalışma yapılması gerektiğini ifade ediyor.