Anneannem Giritli bir öksüz çocuk. Mora Geylâni Dergâhının başındaki Tevhide Molla onu evlatlık almış. Orada büyümüş. Sonra Sorbonne'daki hukuk tahsilini yarım bırakarak dergâha dönen dedem ile evlenmiş. Ardından Balkan Ayaklanması denen büyük Müslüman katliamı başlayınca Osmanlı donanması tarafından İzmir'e kaçırılmışlar...
Osmanlının parçalanışının bütün acısını yaşamış. Dedem cephelerden sağ çıkmış. Yunan işgalinde yine dağ tepe sürülmüşler, milli orduyla birlikte İzmir'e dönerken İzmir'in nasıl yandığını görmüşler. Ardından cumhuriyet. Dedem Taceddin Bey Osmanlı bürokrasisinde mektupçuymuş, tüm okumuş yazmışlar Çanakkale ve sonrası kaybedildiğinden zehir gibi Fransızcasıyla Mustafa Kemal'in ilk vali vekillerinden biri olmuş.
Gazi Paşa dedemi Ankara'ya meclise çağırmış, o bir yolunu bulmuş gitmemiş. Ardından böbrek yetmezliğinden erken yaşta vefat edince emekli maaşı bir türlü bağlanamamış. Bürokratik engeller denmiş ama esas sorun İkinci Dünya Savaşındaki çöküntü. Sonra 1960 darbesi. Bizimkiler Menderesçi. Bir daha savrulmuşlar. Anam siyasi sürgün, ardından Tekel'den erken emekli.
Savrulmalar bitmemiş. Ya savaş olmuş ya darbe olmuş. Zaten 50'ye kadar cumhuriyet bir diktatörlükle yürümüş. Siyah-beyaz bir filmde, yoksul ve saz benizli insanların ülkesi...
Beni 11-12 yaşıma kadar anneannem yetiştirdi. Anneanneme anne derdim. Daha sonra anneme anne demekte zorlandım. Bu yüzden rahmetliyle aramda her zaman bir tür mesafe oldu. Babam ise... ona ölene kadar "siz" dedik. Dediğim dedik bir jakoben modernist, epeyce hovarda bir askerdi. Aramızdakine mesafe denemez, olsa olsa birkaç ışık yılı uzaktık demek daha münasip.
Bir Abdülkadir Geylâni terbiyesiyle büyüdüm. Sabrı, sükutu, lafını tartarak söylemeyi ve rüyalarımı anlatmayı ondan öğrendim... Anneannem İstanbul'un Aksaray'ında Kâdirî yolunun yolcusu Şemsettin Yeşil Efendinin takipçisiydi. Şemsettin Yeşil mühim adam.