Uçuş öncesinde meteoroloji raporları, uydu görüntüleri ve tahmin haritaları inceleniyor. Ancak uzun uçuşlarda, kalkışta alınan bilgi tek başına yeterli değil. Asıl iş, havadayken devreye giren “anlık” sistemlerde.
Kokpitteki hava radarı ve “hava kaçınma sistemleri”, bulutların içindeki su yoğunluğunu ve fırtınanın şiddetini renklerle gösteriyor. Kısaca: Bulut ne kadar “su doluysa” fırtına o kadar güçlü kabul ediliyor. Pilotlar da bu görüntüye bakarak hücrelerin ne kadar yüksek olduğunu, hangi yöne gittiğini ve hızını takip ediyor.
Bir diğer kritik kaynak da havadaki diğer uçaklar. Aynı frekansta olan pilotlar, türbülans yaşadıklarında bunu anons ediyor. Böylece sadece radar değil, “az önce oradan geçen uçağın” deneyimi de devreye girmiş oluyor. Bu bilgi paylaşımı, fırtınalı bölgeleri daha uzaktan kestirip rota veya irtifa değiştirmenin önünü açıyor.
Havayollarının çoğu, gök gürültülü fırtınalardan en az 20-30 kilometre uzak durulmasını öneriyor. Çünkü fırtınanın şekli ve konumu hızlı değişebiliyor; bu mesafe bir “tampon alan” gibi çalışıyor.
Gerçekte pilotlar çoğu zaman fırtınanın çevresinden dolaşır. Ama fırtınalar parçalıysa, hücrelerin arasındaki boşluklardan güvenli bir hat da seçilebilir. Yine de amaç “kalbine girmek” değil, kenarından bile mümkün olduğunca uzak kalmak.
Filmlerde sık görülen “üstünden atlama” hamlesi ise her zaman iyi fikir sayılmıyor. Çünkü bazı fırtınalar 40-50 bin feet seviyelerine kadar uzayabiliyor ve kısa sürede yükselip büyüyebiliyor. Üstü sakin görünse bile, fırtına bir anda “kabarmış” olabilir.