Özünde bir skeç komedyeni iken YouTube üzerinden yayınladığı kısa ve orta metrajlı filmler ile ünlenen, daha sonra benim de çok sevdiğim Milk/Serial ile adını akıllara kazıyan yönetmen Curry Barker, muazzam bir hikaye ile sinema salonlarına konuk oluyor. Obsession, bizdeki adı ile Saplantı, özünde çok basit bir fikirden yola çıkıyor ancak hem karakterlerini işleyişi hem de bilinçli çarpık espri anlayışı ile son yılların en güçlü korku filmlerinden biri oluyor.

Öyle ya da böyle hepimizin bir platonik aşkı olmuştur. Genelde yakın arkadaş grubundan birinden hoşlanırız ancak bir türlü cesaret toplayıp açılamayız hani. Saplantı, bu basit önerme üzerinden yola çıkıyor ve küçük bir doğaüstü eklenti ile baştan sona izleyicisini rahatsız hissettiren, gerilim seviyesi çok yüksek ve yer yer epey vahşi bir kabus olarak karşımıza dikiliyor.

Evinde kedisi ile yaşayan, utangaç, iyi niyetli bir genç olan Bear, uzun süredir arkadaşı olan Nicki’ye aşık; hatta o kadar aşık ki dostları ile ‘açılma’ alıştırmalarına bile başlamış. Ortak arkadaş buluşması öncesinde, sadece bir tane olmak şartı ile dileğinizi gerçekleştireceğini iddia eden bir koleksiyon ürününe denk geliyor ve aynı gece Nicki’ye açılmaya çalışıyor ama onu da beceremiyor. Gerçi Nicki’nin Bear’da gönlü falan da yok ama umut fakirin ekmeği işte… Hüzünlü ve bencilce bir dilekte bulunan dostumuz, Nicki’nin kendisini dünyadaki her şeyden çok sevmesini istiyor ve dileği (maalesef ki) kabul oluyor!

Dediğim gibi, Saplantı’nın yola çıktığı fikir aslında binlerce farklı korku filminde benzerlerine rastlayabileceğiniz türden ancak bu filmi özel yapan başka şeyler var. Yönetmen Curry Barker, güzel ve çekici genç bir kadının nasıl bir anda dünyanın en rahatsız edici, ürkütücü ve hatta dehşet verici varlığına dönüşebileceğini, ucuz klişelere düşmeden, daha önceki projelerinde de dikkat çeken çarpık espri anlayışını da işin içine katarak adım adım sahneliyor.

Nicki, dileğin hemen ardından Bear’a karşı boş olmadığını(!) fark ediyor, beraber vakit geçirmek istiyor, hatta sevgisi o kadar büyüyor ki yanından bir an bile ayrılamaz oluyor. Karakter için başka kendisi olmak üzere, dünya üstündeki her şeyin önemi kaybolurken, yaşama amacı da Bear oluyor. Barker, çok ucuza kaçabilecek şekilde, sıradan bir doğaüstü korkuyu bilmem kaçıncı kez ısıtmak yerine, adım adım büyüyen bir saplantının, irade kaybının ve tahakküm kurma arzusunun nerelere varabileceğini anlatıyor.

Nicki olarak izlediğimiz Inde Navarrette, filmin parlayan yıldızı. Aşırı enerjik, etrafa ışık saçan genç bir kadından, gölgelerde gizlenip, bir sonraki şok edici eylemi ne olacak diye koltuğunuzda büzüştüğünüz vahşi bir güce dönüşüyor. Başlangıçta bu işten çok memnun olan Bear rolündeki Michael Johnston ise, adım adım deliliğe giden bu sözde sevgiden bir türlü vaz geçemeyen, aslında temiz kalbi ve iyi niyeti arkasında, epeyce bencil ve hatta sevdiği kadına acı çektirmeyi de kabullenen bu adam için biçilmiş kaftan.