Serinin bir önceki oyunu Forza Horizon 5, piyasaya sürüldüğünde pek çok oyuncu için neredeyse kusursuz bir yarış deneyimi sunmuştu. Meksika’nın uçsuz bucaksız çölleri, dev yanardağı ve renkli kültürü, oyun dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. Ancak oyunun çok temel bir problemi vardı: Oyuncuyu daha ilk dakikadan itibaren bir hediye yağmuruna tutması. Gökten paraşütle düşen egzotik arabalar, her seviye atladığınızda yüzünüze çarpan çark çevirme ekranları ve anında hesabınıza yatan milyonlarca kredi… Tüm bunlar, bir yarış oyununda hissetmemiz gereken ilerleme ve kazanma duygusunu ne yazık ki köreltmişti. Playground Games, yıllar süren bekleyişin ardından bu kez rotayı hepimizin hayallerini süsleyen Japonya’ya çevirdiğinde de beklentiler doğal olarak arşa çıktı. Peki Forza Horizon 6, serinin ihtiyaç duyduğu dönüşümü yapabiliyor mu? Yoksa sadece makyaj yemiş bir deneyimle mi karşı karşıyayız?

Uzak Doğu’nun neon ışıklı sokaklarında, dar dağ geçitlerinde ve hız sınırlarının sadece birer öneriden ibaret olduğu otoyollarında onlarca saat geçirmeme rağmen bu soruya yanıt bulmak hiç de kolay olmadı.

Forza Horizon 6’nın en büyük ve en doğru adımı, kesinlikle ilerleme sistemini sıfırlaması olmuş. Artık Horizon Festivali’nin süper starı olarak gökten zembille inmiyorsunuz. Hikâyeye, Japonya’ya yeni gelmiş, festivalde kendine bir yer edinmeye ve bileklik kazanmaya çalışan sıradan bir yabancı, yani gaijin olarak başlıyorsunuz. Oyun size başlangıçta dudak uçuklatan bir hiper otomobil vermiyor. Bunun yerine daha mütevazı ama otomobil kültürü için ikonik olan üç araçtan birini seçmenizi istiyor: Sokak yarışlarının efsanesi 1989 Nissan Silvia S13, yıllarca ralli parkurlarının tozunu attıran 1994 Toyota Celica GT-Four veya şaşırtıcı ama oldukça keyifli bir off-road alternatifi olan 1970 GMC Jimmy.

Bu seçim, oyunun tonunu harika bir şekilde belirliyor. Festival bu kez etrafta konfeti patlatan anlamsız bir parti olmaktan çıkmış; bariyerleri, sponsorları, güvenlik görevlileri ve dev organizasyonuyla bir Dünya Kupası, hatta Olimpiyat ciddiyetinde küresel bir etkinlik halini almış. Ancak ana festival etkinliklerine katılabilmek için önce sokaklarda rüştünüzü ispatlamanız, eleme aşamasını geçmeniz gerekiyor. Kendi bilekliğinizi kazanmak için yavaş yavaş yükselmek ve garajınızı yavaş yavaş doldurmak, uzun zamandır bir Horizon oyununda hissetmediğim tatmin edici başarma hissini geri getirmeyi başardı.

Ancak madalyonun diğer yüzünde önemli bir eksiklik var: O da hikâye anlatımı. Forza Horizon bir simülasyon değil. Arcade dinamiklerinin ağır bastığı, sürüşün çoğunlukla eğlence ve aksiyon odaklı olduğu bir seri. Yani açık dünya bir simcade. Tam da bu yüzden oyuncuyu içine çekecek, karakterlerle bağ kurmasını sağlayacak bir motivasyona ihtiyaç duyuyor. Forza Horizon 6’da size verilen bir turist günlüğü var ve etrafı keşfettikçe bu günlüğü dolduruyorsunuz. Discover Japan temasına uygun bir şekilde arkadaşınız Mei sizi çağırıyor, şehir turlarına katılıyorsunuz, yarışıyorsunuz ve festivalde yükseliyorsunuz. Haritanın belli bölümlerine serpiştirilmiş evleri satın alarak ya da kaderine terk edilmiş, kayıp ikonik otomobilleri bulmak güzel artılar, buna katılıyorum ki barn find zaten önceki oyunda da bulunan bir sistemdi. Ama bunların hiçbiri sizi içine çekecek, sağlam bir anlatının basamaklarını oluşturmuyor. Horizon serisi bu yönüyle bana hep fazla steril ve yüzeysel gelmiştir. Ne yazık ki Horizon 6’da da bu histen kurtulamadım.

Geçmişe, örneğin Midnight Club: Los Angeles gibi klasiklere dönüp baktığımızda, arabaları modifiye edip yarıştırmak ve sokaklarda turlamak kadar, içinde bulunduğunuz dünyanın hikâyesini yaşamak ve rakiplerinizle atışmak için de oynardınız. Horizon 6 ne yazık ki bu konuda inanılmaz yavan hissettiriyor. Seyircilerin sokakları doldurması, tezahürat yapması dünya tasarımına canlılık katsa da ana kurgu sizi asla o dünyanın gerçek bir parçası yapamıyor. Hikâye görevleri sadece bir sonraki yarışa geçmek için aradan çıkarılması gereken sıkıcı diyaloglardan ibaret kalıyor.