Son yıllarda, YouTuber olarak edindikleri büyük başarıların ardındadan sinema dünyasına adım atan çok isim gördük. Markiplier, bütçesi dahil baştan sona her şeyi ile ilgilendiği Iron Lung’ı çekti, RackaRacka ikilisi etkili korku filmi Talk to Me'yi yönetti ve henüz birkaç hafta önce vizyona girip gişe rekorları kıran Obsession (Saplantı) filmi de yine bir YouTuber olan Curry Barker tarafından hayata geçti.

Bir creepypasta hikayesi olarak başlayıp epeyce genç bir YouTuber olan Kane Parsons tarafından web serisine dönüştürülen Backrooms ise bu geleneğin yeni temsilcisi. A24 gibi prestijli bir stüdyo tarafından film uyarlaması için davet edilen Kane Parsons henüz 19 yaşındaydı! Teklifi kabul edip Backrooms’u çektiğinde ise sadece 20 yaşında bir gençti. Doğal olarak proje üzerinde pek çok endişe vardı ancak görünen o ki ilk filmini yöneten Parsons endişeleri (en azından büyük kısmını) boşa düşürdü.

Başarısız mimar Clark (Chiwetel Ejiofor), eşi tarafından terk edilmiş, orta yaşlı, alkol problemleri olan bir mobilya satıcısı. 1990 yılında geçen hikayede kendisini o dönem için bile utanç verici bir reklam filmi çekerken izliyor ve karakterin farkındalığının epey düşük olduğuna dair ilk ipucunu alıyoruz. Mağazasındaki yardımcıları Bobby (Finn Bennett) ve Kat (Lukita Maxwell) kendisini uyarmaya çalışsa da Clark biraz dediğim dedik bir tip. Nitekim terapisti Mary Kline (Renate Reinsve) ile gerçekleşen terapi seansları da karakterimizin kabahati kendisi hariç herkeste aradığını bir kez daha gösteriyor.

Clark batmakta olan mağazası, yalnızlığı ve maddi problemleri ile boğuşurken, mağazanın alt katındaki bir duvardan bambaşka bir mekana geçiş yapabildiğini fark ediyor. Gerçek üstü bu mekanın sınırları belirsiz, mimari kurallara uymuyor ve adeta sonsuzluğa kadar uzanan devasa terk edilmiş bir ofisi andırıyor. Hikayemiz de bir bakıma burada başlıyor.

Her şeyden önce yönetmen Kane Parsons, YouTube kısa filmlerindeki tekinsiz ve neredeyse dünya dışı atmosferi birebir perdeye yansıtmayı başarmış. Bu uçsuz bucaksız, terk edilmiş ofis malzemeleri ile dolu mekanın ya da boyutun ne olduğu, amacı ya da ne tür tehditler barındırdığı da belirsiz. Bu da Clark gibi gerçeklikten kaçmaya teşne bir insan için harika bir fırsat demek tabii. Clark adım adım Backrooms’u takıntı haline getiriyor ve biz de hem onun hem de terapisti Mary’nin geçmişine dair doneler elde ediyoruz. Nitekim filmin gücünü aldığı, daha doğrusu almaya çalıştığı ana kaynak da bu iki hasarlı ruhun ta kendisi. Clark’ın saplantıları, kaçışları ve hırsı, filmin boğucu ve tekinsiz atmosferi üzerinden adeta üzerinize çörekleniyor. Bilinmezlik hissi, arada bir ortaya çıkan Async denen bir grubun üyeleri ve daha sonra tanışacağımız büyük bir tehdit, her şeyi gerçek bir karamsarlık sarmalına çeviriyor. Zaten filmin en güçlü olduğu yanı da bu hissi yaratabilmesi.

Öte yandan Parsons’ın web serisinin sıkı hayranlarının keyfini kaçırabilecek bir şey var. Genç isim, enteresan ve epeyce de cesur bir kararla, kısa filmlerindeki bazı büyük tehditleri ya da varlıkları filme taşımak yerine, bu kurgu dünyayı Clark ve Mary’nin psikolojilerine uygun şekilde yapılandırmış. Doğal olarak gizemli mekanın büyük tehdidi de buna uygun olarak ilk kez karşılaşacağınız bir varlık. Yani sıkı hayranlar, o tanıdık Backrooms ikonografisinden çok fazla öğe göremeyecek.