Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın! En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin.
Romanın merkezinde, MÖ 2. binyılın ortalarına tarihlenen Sandima Tableti yer alıyor. Luvilerin dilinde yazılmış bu tablet, sıradan bir müze eseri ya da yalnızca bilim insanlarının ilgisini çekecek eski bir kalıntı değildir. Deşifre edildiği anda, insanlık tarihine dair kabul edilmiş bazı bilgileri yerinden oynatabilecek bir güce sahiptir. İşte bu nedenle onun çevresinde oluşan ilgi, yalnızca akademik bir merakla açıklanamaz. Çünkü kimi bilgiler vardır; ortaya çıktığında yalnızca geçmişi değil, bugünün kurulu düzenini de rahatsız eder.
Genç arkeolog Elâ, çalıştığı müzede yaklaşan tehlikeyi ilk sezen kişi olur. Sandima Tableti artık güvende değildir. Birileri onu ele geçirmek istemektedir. Üstelik bunlar sıradan kaçakçılar, defineciler ya da tesadüfen bu işin içine karışmış kişiler değildir. İyi örgütlenmiş, acımasız ve her yere sızabilen bir yapı söz konusudur. Bu noktadan sonra roman, arkeolojik bir serüvenin ötesine geçer; bilginin, iktidarın ve korkunun birbirine nasıl dolandığını anlatan daha geniş bir alana açılır.
Elâ’nın yolu, gerçeğin peşinden gittiği için mesleğinde bedel ödemiş bir gazeteciyle kesişir. Bence romanın en güçlü damarlarından biri de burada başlıyor. Arkeoloji ile gazetecilik aynı çizgide buluşuyor. Biri toprağın altında kalanı açığa çıkarır, diğeri gözümüzün önünde olup da üstü örtülenin peşine düşer. İkisi de sabır ister, cesaret ister, inat ister. En çok da insanın doğru bildiğinden vazgeçmemesini ister.
Ali Asya karakteri bu anlamda romanın yalnızca bir kişisi değil, vicdanını kaybetmemeye çalışan bir dönemin de temsilcisi gibi duruyor. Yurdumuz gazetesinde yıllarını geçirmiş, bağımsız yayıncılığı korumaya çalışmış, iktidarın ve sermayenin baskısı altında eğilip bükülmemeye gayret etmiş bir gazetecidir o. Görevine son verildiği gün anlatılırken, yalnızca bir insanın işinden ayrılışını okumayız. O sayfalarda bir kurumun hafızası, bir mesleğin onuru ve memleketin değişen ruhu da görünür olur.
Ali Asya’nın babasından kalan dolma kalem, Bond çanta, kol düğmeleri, eski fotoğraflar ve adalet duygusu romanın duygusal omurgasını kuruyor. Babası Cumhuriyet savcısı Abdullah Bey’in “Doğru bildiğini yapmak” üzerine söyledikleri, Ali’nin bütün hayatına yayılmış bir iç ses gibi duruyor. Çünkü doğruyu bilmek çoğu zaman yetmez; asıl mesele, bedeli ne olursa olsun onun arkasında durabilmektir.