Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın! En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin.

Bu aralar Ankara semalarında beklenmedik bir duygusal ve entelektüel yoğunluk, coşkulu bir direniş enerjisi hissettiyseniz, sebebi belli: 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, kente kelimenin tam anlamıyla “yaşayan bir efsane” indirdi. Ankara Brezilya Konsolosluğu’nun katkılarıyla benzersiz bir sinemacı, Lúcia Murat üç filmiyle geldi.

Günün sonunda hepimizin payına düşen o tanıdık keder biçimleriyle nasıl baş ettiğimiz, sinemanın da sinemacının da en temel sınavıdır malum. Ankara Kült Kavaklıdere sahnesine çıkan 77 yaşındaki Murat, yakın tarihin en karanlık dönemlerinden birinden sağ çıkmayı başardığı gibi geçmişin yaralarını sanata dönüştürmüş bir bilge adeta. Festivalin program direktörü Alin Taşçıyan’ın moderatörlüğünde düzenlenen Ustalık Sınıfı’ndan film gösterimleri sonrası sohbetlere, hayranlıkla peşinden ayrılmadığım yönetmen, her şeye karşın umutlu. Yeni filmi için çalışması tabii ki buna yanıt ama yine de ısrarla soruyorum ve gezegen baş aşağı giderken dahi “Umut direnişin bir yolu” yanıtını alıyorum. Latin Amerika’nın en uzun diktatörlüklerinden biri olan Brezilya askeri rejimini (1964-1985) gündeme getiren Oscar adayı “Gizli Ajan” (2025) ve Oscarlı “Hâlâ Buradayım” (2024) filmleri son dönem baştacı edilirken onların öncüleri Lúcia Murat’ın hatırlanması elzemdi zaten: “İyi ki varlar. Benim filmlerim onlar gibi milyonlarca kişiye ulaşamadı tabii ama yaşananları dünyaya hatırlatmaları çok önemli” diyor.

Üstelik Latin Amerika’nın en uzun diktatörlüklerinden biri olan Brezilya askeri rejimi (1964-1985) döneminde işkencelere maruz kalmasına karşın.

Festivalde yer alan üç filminden, “Yaşadığını Görmek Ne Güzel” (Que Bom Te Ver Viva, 1989) kadınlara yapılan işkenceleri, tecavüzleri ve gözaltındaki kayboluşları anlatıyor. Bir arkadaşıyla karşılaştığında söylenen cümle filme adını vermiş. Belgesel olarak başlamış ama yetmemiş: “Söyleşileri insanların gerçekte neler yaşandığını tüm çıplaklığıyla anlaması için koydum. Kurbanların sesini duymak istedim ama bu yaşadığım dehşeti yeterince anlatamıyordu. İçimdeki o müthiş isyanı ifade edebilmek için kurmacaya da sığındım” diyor. Yönetmen, yaşadığı acının ve sinemasal arayışın ne kadar evrensel bir karşılığı olduğunu ilk kez uluslararası festivallere gittiğinde fark etmiş.

Diktatörlük sonrasında bir süre televizyonda da çalışan Murat için sineması toplumsal bir yüzleşme aracı. Murat’ın sinemasında hiçbir film havadan düşmüyor, her yapıt bir öncekinin içinden, adeta küllerinden doğuyor. Siyasi mahkûmluk, devrim idealleri ve yoldaşlık bağları derken sinemasını toplumsal bir yüzleşme arenasına çeviriyor. Tabii bu sırada “egzotik, sıcak, şen şakrak Brezilya” imajı satmaya çalışan oryantalist kafalarla dalga geçmeyi de ihmal etmiyor. Olhar Estrangeiro (Yabancı Bakışı) belgeseliyle Brezilyalı kadınların cinselliği üzerinden yaratılan o mutlu fantezi illüzyonunu darmadağın etmiş... “Kızgın ve öfkeliydim” derken bile sakin ve zarif.