Ortadoğu yine kaynıyor. Ancak bu kez tablo alışıldık değil. Uzun yıllar boyunca bölgedeki çatışmaların merkezinde Arap ülkeleri, İran ve vekil unsurlar vardı. Bugün ise daha sessiz ama çok daha kritik bir eksen belirginleşiyor: Türkiye ve İsrail.
Bu iki ülke doğrudan savaş halinde değil. Hatta böyle bir ihtimal açıkça dile getirilmiyor. Ancak sahadaki gerçeklik farklı bir tabloyu işaret ediyor. Özellikle Suriye üzerinden ilerleyen örtülü rekabet, artık görmezden gelinemeyecek bir seviyeye ulaşmış durumda.
Türkiye, sınır güvenliği ve bölgesel istikrar gerekçesiyle sahada aktif bir varlık gösterirken; İsrail aynı coğrafyada kendi güvenlik öncelikleri iddiasıyla operasyonlarını sürdürüyor. Sorun şu: Bu iki strateji giderek aynı alanlarda çakışıyor.
Bu durum klasik bir savaş değil; daha çok vekâlet sahasında süren bir güç gösterisi. Ancak tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Aynı sahada uzun süre bulunan biri diğerinden güçlü iki aktör, er ya da geç doğrudan karşı karşıya gelme riski taşır.
İsrail’i anlamak için yüzölçümüne ya da nüfusuna bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, etki üretme kapasitesidir.
Doğu Akdeniz’de, İsrail’den binlerce km ötede Girit açıklarında ve uluslararası sularda bir yardım filosuna yönelik müdahale, bu yaklaşımın çarpıcı bir örneğidir.