Türkiye, yavaş ilerleyen ama etkisi her yıl daha da ağırlaşan bir kronik hastalık dalgasının içinde savruluyor. Bu dalga ne bir afet gibi aniden geliyor ne de tek bir sağlık kurumunun sınırları içinde kontrol altına alınabiliyor. Tam tersine toplumun yaşam biçimine, beslenme alışkanlıklarına, şehirleşme dinamiklerine ve sağlık sisteminin önceliklerine sinmiş sessiz bir dönüşüm olduğuna dikkat çekiliyor. Yaşlılıkta görülen birçok hastalık aslında gençlik ve orta yaş dönemlerinde başlayan risklerin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Türkiye'nin karşı karşıya olduğu yaşlanma süreci durdurulamasa da yaşlanmanın sağlık üzerindeki etkilerini yönetmek mümkün. Bunun yolu ise hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmekten değil, ortaya çıkmadan önce önlemekten geçiyor. Hipertansiyonun erken tanısı, diyabetin önlenmesi, obeziteyle mücadele, sigaranın bırakılması, fiziksel aktivitenin artırılması, kanser taramalarının yaygınlaştırılması ancak güçlü bir aile hekimliği uygulaması ve birinci basamak sağlık sistemi ile başarılabiliyor. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Akpınar; “Bugün geldiğimiz noktada asıl soru Bu yükü hastane merkezli bir sağlık sistemiyle mi yoksa önleyici ve bütüncül bir birinci basamak yaklaşımıyla mı karşılayacağımızdır” diyor.
Türkiye’de kalp-damar sistemi hastalıkları, tüm ölümler içinde ilk sırada yer alıyor ve bu ölümlerin önemli bir kısmını kalp krizi ve inme oluşturuyor. Her yıl yüz binlerce insan, aslında yıllar önce başlamış ama fark edilmemiş veya yeterince kontrol altına alınmamış hipertansiyon, diyabet ve metabolik sendromun sonuçları nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu durum, kronik hastalıkların sessiz ilerleyişinin en dramatik göstergesi olarak görülüyor. Hipertansiyon, diyabet ve obezite gibi risk faktörleri çoğu zaman semptomsuz başlayıp yıllar içinde damar sistemini, kalbi, böbrekleri ve beyni hedef alarak geri dönüşü zor hasarlar bırakıyor.
Türkiye’de yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 30-35’inde hipertansiyon bulunurken, diyabet oranının yüzde 15’lere ulaştığı belirtiliyor. Obezitenin ise giderek artan bir halk sağlığı krizi haline geldiği ve özellikle kadınlarda daha yüksek orana ulaşmış olduğu belirtiliyor. Türkiye Avrupa’nın en obez ülkesi olarak kayıtlara geçmiş durumda. Nüfusun yaklaşık yüzde 35’i kilolu ve obezitesi olan bireylerden oluşmuş olup bu oran her geçen gün artış gösteriyor. Hipertansiyon, diyabet ve obezite birlikte olduğunda tek bir hastalık kümesini temsil ediyor ve adına “Metabolik Bozulma Spektrumu” deniyor. Prof. Dr. Ersin Akpınar; “Bu spektrum, sadece bireysel sağlık sorunlarını değil, aynı zamanda sağlık sisteminin sürdürülebilirliğini de tehdit eden bir yapıya dönüşüyor” diyor.
Resmî veriler durumun boyutunu çok net ortaya koyuyor. Türkiye’de ölümlerin yüzde 36’sı kalp-damar hastalıklarına bağlı olarak ortaya çıkıyor ve bu hastalıklar toplam ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Bunların büyük kısmını iskemik kalp hastalığı (kalbi besleyen damar hastalığı) ve inme oluşturuyor. Sadece kalp-damar hastalıklarından yılda yaklaşık yarım milyon insan hayatını kaybediyor.
Bu tabloya diyabet, obezite ve hipertansiyon eklendiğinde ortaya çıkan tablonun çok daha ağır olduğu belirtiliyor.
*Türkiye’de yetişkinlerin yaklaşık yüzde 30-35’i hipertansiyon ile yaşıyor.