İmparatorluklar insan zihninin ve kudretinin en son merhalesi diyebileceğimiz kapsamlı, çok parçalı güç ve sistem tasarımlarıdır. İmparatorluklar geniş ölçekli, çok uluslu, çok kültürlü yapılardır. Ulus devletler imparatorluklar döneminin ardından gelmiş olsalar da yönetim biçimleri olarak son yıllarda bazı sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Yani nihai sorun giderici model olamamıştırlar. Bundan dolayıdır ki, adı imparatorluk olmayan yeni bir tür çok parçalı, çok etnisiteli, kapsamlı, imparatorluk benzeri modern güçler ortaya çıkmıştır. Ki ABD bu güçlerin en önemli örneğidir. Diğer yandan imparatorlukların bazı fonksiyonları içeren Uluslararası Kuruluşlar oluşturulmuştur. İmparatorluklar bugün bazı nedenlerle yeniden araştırılmayı hak etmektedirler. Bu araştırma sadece imparatorlukların yüceltilmesine yönelik değildir elbette.
Bu yazımızda sadece imparatorlukları oldukları gibi anlamaya çalışacağız. Hanedan imparatorlukları (Osmanlı ve Habsburglar) ve ulus fikrinin tebarüz ettiği İngiliz ve Fransız İmparatorlukları ile çağdaş Amerikan İmparatorluğu ile bunlara ilaveten Cengiz’in Step İmparatorluğu gibi imparatorlukların ideolojilerine, kurumlarına, işleyişlerine, içinde yer aldıkları şartlara teoride gerektiği ölçüde kısaca yer vermeye çalışacağız.
Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, imparatorluk yönetimi bir gen meselesidir, imparatorluk yapısı da bir gen dizimidir. Bir kere çok uluslu ve çok kültürlü yapılar oldukları için “Evrensellik” iddiasındadırlar. Farklı topluluklara ve milletlere hoşgörünün ötesinde bir dikey liyakat imkanı tanınmaktadır. Bu elbette ki imparatorluğun güçten ve yetenekten sonraki en önemli dayanak noktası meşruiyetidir. (İmparatorluk Tasavvurları, Beş Emperyal Devlet Dünyayı Nasıl Şekillendirdi; Krishan Kumar; Çev. Ö. Çağatay Balkaya; Doğubatı Yay.; Ocak 2024). İmparatorluk tasavvurları ve mimarisi üzerine kapsamlı ve mukayeseli bir inceleme olan bu eserin başlığındaki “Visions” kavramı kavramı için (Visions of Empires) Türkçe “tasavvurlar” kavramı tercih edilmiştir. Sonuçta vizyon ve tasavvur kavramları bu konuda birbirlerini içermektedirler. Çevirenin çok isabetli bir tercihidir.
“Gen, gen dizimi” ile “vizyon” kavramlarının içerdikleri anlamları tam kavramak için büyük ve kalıcı izler bırakmış imparatorluklarının oluşum evrelerine bakmak yeterli olacaktır. Büyük güçler üzerine bir çalışmamızda da ifade ettiğimiz gibi imparatorluklar daha doğumları aşamasında bir büyük güç nüvesi olarak doğarlar. Yapıları küçük olabilir ama taşıdıkları tasavvurlar, yapılanma biçimleri ve politikaları, sahip oldukları anlayışlar, kendilerine ve dünyaya bakış açıları, vb bir büyük güç formasyonuna sahiptir. Bu mahiyetleri imparatorluk dağılıncaya kadar devam eder. Bir başka ifadeyle büyük formasyonunun varoluş şartlarını oluşturan prensipler ortadan kalkınca imparatorluk da dağılır, çöker. Nitekim Krishan Kumar da “Kitabın konusunun imparatorluk halklarından ziyade düşünürlerin ve yönetici elitlerin genel görünüm ve tavırları olduğunu” vurgulamaktadır. Yazar bu zamana kadar yapılan çalışmaların, münhasıran son dönem çalışmalarının, imparatorluk halklarına yoğun ilgi gösterirken yöneticilere, onların kendi imparatorlukları hakkında ne düşündükleri ve onun ihtiyaçlarına nasıl cevaplar ürettikleri sorularına yeterince eğilmediklerini vurgulamaktadır. Gerçekten de imparatorlukları özellikle tasavvur ve inşa eden yöneticilerin ve elitlerin ne düşündüklerini, neyi ne için yaptıklarını tarih okuması esnasında çok önemsemeyiz.
“İmparatorluklar yalnızca yüksek fikrin tecellisi ile kurulmuş ve kurulacaklardır. Uluslar yalnızca devletler kurabilir” (Franz Werfel, 1937) hükmü çok abartılı olmakla birlikte hakikatiifade etmektedir. Basit bir örnek vermek gerekirse özellikle Fatih Sultan Mehmet şahsında ve uygulamalarında çok belirginleşen “Kayser, Kayser-i Rum” unvanlarının kullanılması sadece bir özenti değildir. Bütün imparatorlukların kendilerinden süt emdikleri “Roma Mirasına” en büyük hakka ve liyakate sahip mirasçı olduğunu, bu unvanın başka hükümdarlar tarafından hak edilmediğini vurgulayan bir siyasi tutumdur. Peki imparatorluğun kurucusu bu tutumunun sebeplerinin, sonuçlarının, mahiyetinin yaşarken idrakinde midir? Buna cevabım hiç kuşkusuz “evet, idrakindedir” olacaktır. Buradaki asıl büyük sorun bu idrak meselesinin yaşadığı dönemde olduğu kadar bugüne geldiğimizde hala anlaşılamıyor oluşudur. Tekrar imparatorluğun tasavvuru meselesine geri dönecek olursak, bu tasavvurun bilinçli yapıldığını anlamak mümkün olacaktır. Roma örneğinden hareket edersek, Roma Gücü sivil ve askeri alanda bir mühendislik gücüdür. İmparatorluk hakim olduğu coğrafyalarda “Roma yollarının” genişliğinden, bu yollarda kullanılacak taşların ölçülerine; uzak bölgelerde kurulan Roma şehirlerinin mimarisine ve şehir unsurlarına kadar birçok şeyi standard hale getirmiştir. Roma nizamı gibi Roma usulü de eşit derecede güçlü ve biçimleyici kavramlardır. Ancak, bu mühendis Roma hukuk sisteminde farklı bir tercihte bulunmuştur. Roma'da ve iç sınırlarındaki şehirlerde tarihin en kapsamlı ve esaslı hukuk sistemini yaratıp icra ederken, uzak coğrafyalardaki farklı kültürlerin, sistemlerin, düzen ve içtihatların kabulünü ve Roma Hukuk Sisteminin bir parçası olmasını tercih etmiştir (Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri; William Ebenstein; Şule Yayınları, Çev. İsmet Özel, 2001). Yani uzak coğrafyalarda bile mühendislik standartlarından (Mesela yollarda kullanılacak taşların ölçüleri, şehir çarşılarının konumu ve büyüklükleri, vs) vazgeçmeyen Roma yerel hukuk sistemlerini kabul etmiş, Roma Hukuk külliyatının bir parçası olarak dahil etmiştir. Dolayısıyla gücünün bugüne kadar nüfuz ettiği maddi tasarımları mühendislik zekasıyla yapmış, ancak zamanın akışında aslına dönecek olan milletlerin adetleri, idrakleri, vs konusunda kapsayıcı bir emperyal hukuk bakış açısına sahip olmuştur. Bundan dolayıdır ki, devreden imparatorluk mirasını ifade eden “translatio imperii” Roma Nizamı ve Hukukunun ve teamüllerinin devrinde en fazla söz konusu edilecek kavramdır. Öyle ki, Roma nizamı ve teamülleri kendisinden çok farklı kültür ve dinamiklere sahip Osmanlılar’ tarafından benimsenmiştir. İmparatorluk tasavvurları içinde en fazla önemsenen konulardan biri de imparatorluk sınırları içindeki sosyal yaşam, ticaret ve seyrüsefer özgürlüğüdür. Nitekim Roma toprakları içinde yaşayan herkes özgürce Roma yollarını kullanabilmekte, çarşılarında ürünlerini satabilmekte, ticaret gelirlerini koruyabilmektedir. Üstelik bunu yaparken Helenler ve Helen olmayanlar gibi kategorik kabullere maruz kalmamaktadır. Hatta uzak coğrafyalarda bir Romalı vatandaş Roma’da senatonun bir üyesi kadar Romalıyım diyebilmektedir. Bir çok çağdaş tarihçi Roma yurttaşlığı kavramının Roma’nın en önemli hediyesi olduğunu, imparatorluk sınırları içinde Roma pasaportunun yani Roma vatandaşı olmanın güvenli şekilde seyahat etmek için yeterli olduğunu ifade etmektedir.
“Roma’nın yaptığı şey doğayı kültüre dönüştürmekten, çoğunlukla “biyolojik” ayrımlarla tanımlanan salt insan “bedenlerini” eşit haklara ve sorumluluklara sahip bir vatandaşlar topluluğuna dönüştürmekten ibarettir (Krishan Kumar). Helen ve Helen olmayanların, mülkü olsun olmasın, kendi anavatanında imiş gibi istedikleri yere seyahat etmeleri mümkündür… Homeros “Herkesin ortağı olduğu bir dünya” demişti. Siz (Romalılar) bunu gerçeğe dönüştürdünüz… Nehirlerin üzerinden çeşit çeşit köprüler, dağlardan yollar geçirdiniz, çorak arazileri posta istasyonları ile doldurdunuz; her yeri yerleşik ve düzenli bir yaşama alıştırdınız.. ” (Krishan Kumar). Bu yüzden “Civis romanus sum ” yani “Ben Romalıyım” diyebilmek büyük bir iftihar vesilesidir.