Savaş toplumların ve milletlerin hayatında olağanüstü ve geçici bir durumdur, öyle olmalıdır. Savaş olağan bir hayat modeli değildir. Her ne kadar askeri alan uzmanları ve tarihçileri barış dönemlerini bir sonraki savaşlar için hazırlık dönemi olarak tanımlamış olsalar da genel kanaat savaşın esas değil istisna olduğudur. Clausewitz’in “Savaş askeri araçlar kullanılarak politikanın devamıdır” dese de bu böyledir. Nitekim Ahmet Cevdet Paşamız Mecelle’nin esaslarında “Eşyada hüsün (Güzellik) esastır” demektedir.
İyi bir gözlemci “Makro ve Mikro alemde” yani hem kainatın umumi işleyişinde hem de insan ve benzer canlılardan her birinin tekil işleyişinde savaşı değil mükemmel uyumu gözlemlemektedir. Bugün büyüklüğünü, içindeki yıldızların ve diğer gök cisimlerinin sayılarını ve hareketlerini ancak yüksek matematik formülleriyle ifade edebildiğimiz adeta sonsuz uzayda eğer bir savaş ve nizamsızlık olsaydı aksaklık olmadan işleyen gök nizamı nasıl sükunet içinde devam edebilirdi? Üstelik gök cisimlerinin hızları ve iç içe geçmiş girift yörüngeleriyle çarpışma ve dağılma ihtimalleri daha yüksek olmasına rağmen. Keza astronomi ve astrofizik gibi mikrobiyolojinin bize sağladığı imkanlarla varlığın ve hayatın merkezine doğru gidersek aynı yüksek uyumu müşahede etmek mümkündür. Bu örnekleri çoğaltmak da mümkündür.
Maksadım asıl ve umumi olarak eşyada güzelliğin, nizamın ve uyumun esas olduğunu; “eşyada çirkinliğin, düzensizliğin ve uyumsuzluğun tali olduğunu” ifade etmektir. Bundan da maksadım umumi uyumun savaş ve barış gibi temel olgular üzerindeki yansımasını açığa kavuşturmaktır. Bu umumi uyum gereği barış dönemleri, toplumun olağan yapısı ve işleyişi, bireylerin varoluşları ve gelişmelerinde esas olan barıştır; bunların her birinde savaş, çatışma, uyumsuzluk, çirkinlik, vs asla değil fer’e aittir, birincil değil ikincil değerdedir, erdem ve mutluluk değil mutsuzluk vesilesidir.
Bu teorik giriş uzun ve biraz da sıkıcı sayılabilir. Ancak, bu asli güçlü teori alt yapısı sayesinde içinde yaşadığımız olayların alışkanlık perdesini yırtabilir, hakikatin merceğinden esiri olduğumuz önyargıların, bilinçaltı ön kabullerinin farkına varabiliriz. Farkına vardıktan sonra da sağlıklı ve esaslı bir inşa gerçekleştirebiliriz.
Bilmem farkında mıyız? Çevremizde ve bölgemizde yaklaşık 40 yıldır savaşlar devam etmektedir. Bu savaşların bir kısmına belirli ölçülerde biz de devlet olarak müdahil olmuş durumdayız. Müdahil olmadığımız savaşlar ise Ukrayna ve İran Savaşları gibi büyük ve özellikle şimdilik bizim ekonomik, ticari, finansal durumumuzu ciddi etkileyen büyük savaşlardır. Suriye Savaşı ise bizi doğrudan etkileyen ve bizim de yüksek kapasite ile dahil olduğumuz bir savaştır. Bu savaş nedeniyle hem maliyemizde ciddi hasarlar oluşmuş hem de savaştan kaynaklanan göçler nedeniyle nüfus kompozisyonumuzda anlamlı ve muhtemelen kalıcı değişiklikler oluşmuştur. Bunların dışında yine Türkiye olarak müdahil olduğumuz Libya, Sudan, Azerbaycan Ermenistan savaşları vardır. Halen güneyimizde ilk başlamış olan Irak Savaşı ve savaştan sonra bizi doğrudan etkileyen savaş göçü ve bölgenin PKK tarafından/ PKK kullanılarak terörize edilmesi ve bizim kapsamlı askeri harekatlarımız gerçekleşmiştir. Halen bölgede önceki gibi olmasa da düşük yoğunluklu faaliyetlerimiz devam etmekte, sayıca azalmış olsa da askeri üslerimiz mevcuttur.
Bu savaşlara Yugoslavya’da yaşanan iç savaş ve Boşnak katliamını da ekleyebiliriz. Bütün bunlara ilaveten yurt içinde yaşadığımız terörle mücadele dönemi, yakın tarihte yaşadığımız müessif hadiseler toplumsal yapımızın zaten geçirgen dokusunu daha da etkilemiştir.