Gelin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “beş şehir” ufkundan metropol gerçekliğine uzanan bir aidiyet ve kentlilik bilinci arayışı ile bugünün ve yarının İstanbul’u üzerine bir beyin fırtınası yapalım…

Tanpınar, o eşsiz estetik nazarıyla, şehirlerin yalnızca taş, toprak, beton ve demir yığınlarından ibaret olmadığını söyler. Şehir dediğimiz muazzam organizmanın, insanın yeryüzünde bıraktığı kalıcı izlerin, nesiller boyu kurduğu derunî ilişkilerin ve mekâna nakşettiği hatıraların topyekûn toplamı olduğunu belirtir. Taşın hafızası, insanın bilinciyle bir araya geldiğinde ‘medeniyet’ dediğimiz o büyük nehir akmaya başlar.

İstanbul, tam olarak böyledir. O nehrin en görkemli, en coşkun aktığı yatağın adıdır. Bu devasa kentin bir yanı köklü bir tarihe, diğer yanı ise durmaksızın kabuğunu kıran bir geleceğe yaslanır.

Bir yanı milyonların bir araya geldiği baş döndürücü bir kalabalık, diğer yanı ise o kalabalığın ortasında insan ruhunun hissettiği derin ve örtük yalnızlık... 

Milyonlarca ruhun aynı gökyüzünün, aynı lacivert ufkun altında yan yana yaşadığı bu kadim coğrafyada, insanın insana sahici bir biçimde ulaşması, birbirinin derdine omuz vermesi her geçen gün daha hayatî ve daha kıymetli hâle geliyor.

İstanbul gibi şehirler -sadece- soyut raporlarla, ruhsuz istatistiklerle anlaşılamaz. Şehir, ancak içinde nefes alan insanın sesiyle, esnafın selamıyla ve sokağın nabzıyla idrak edilir.