Bu sorunun yanıtı, görmenin sandığımız kadar basit bir süreç olmamasında yatıyor. Gündelik hayatta bir nesneyi bulmak, ‘’görsel arama’’ adı verilen bir sürece dayanır ve beynimiz bu konuda şaşırtıcı derecede kusurludur.
Bir şey aramak ilk bakışta basit gibi görünse de beyin, bir ortamda bulunan tüm nesneleri aynı anda analiz edemez. Bunun yerine dikkatini belirli noktalara yöneltir ve geri kalan bilgiyi büyük ölçüde filtreler Bu yüzden gözümüzün önündeki bir nesne bile, dikkat odağımıza girmediği sürece ‘’yokmuş’’ gibi algılanabilir.
Psikologlar, dikkati genellikle bir spot ışığına benzetir. Bu ışığın aydınlattığı alanlar ayrıntılı olarak işlenirken, geri kalan kısımlar yüzeysel olarak değerlendirilir.
Bunun fizyolojik bir nedeni de var. Gözümüzün en net görmeyi sağlayan bölgesi olan fovea, görüş alanımızın çok küçük bir kısmını kapsar. Bu yüzden gözlerimiz, çevreyi net algılayabilmek için sürekli hareket eder. Bu hızlı göz hareketlerine “sakkad” denir.
Yani bir noktaya sabit baktığımızı sansak bile gözlerimiz aslında sürekli yer değiştirir. Bu sistem genellikle oldukça verimli çalışır ve karmaşık ortamlarda kaybolmamızı engeller. Ancak bazen kritik detayları kaçırmamıza da neden olur.
Görme yalnızca gözlerin gördüğüyle ilgili değildir; beynin neyi görmeyi beklediğiyle de ilgilidir. Bu durum psikolojide ‘’dikkatsizlik körlüğü’’ olarak adlandırılır.