NÛN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Esra Albayrak, dekolonizasyon tartışmaları çerçevesinde sömürgeciliğin tarihsel seyrini ve yeni bir uzlaşının hangi koşullarda mümkün olabileceğini AA Analiz için kaleme aldı.

Albayrak yazısında şu ifadeleri kullandı;

Dünyanın içinden geçtiği sürece baktığımızda insanların ve toplumların dünyayı anlamlandırma biçimlerini ve küresel düzlemdeki konumlarını yeniden tanımlamak istediği önemli bir kırılma noktasında olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu yeniden konumlanma sürecinin kapsayıcı bir uzlaşı üzerinden mi yoksa derinleşen çatışmalar üzerinden mi şekilleneceği ise sosyal bilimciler olarak üzerinde hassasiyetle durmamız ve ortak bir yol haritası geliştirmemiz gereken temel meselelerden biridir. Bir sosyal bilimci, bir eğitimci ve belki daha önemlisi bir anne olarak insanlığın geleceği için bugün gösterdiğimiz tavrın çocuklarımıza bırakacağımız zihni ve manevi miras adına önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın daha adil bir dünya arayışına uzlaşı yaklaşımının yön vermesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlığın onurunu önceleyen bir uzlaşı inşa etmek, salt siyasi bir tercih değil ahlaki bir sorumluluktur.

Hakim uluslararası düzenin değerlerden yoksun üstünlük anlayışı, insanlığı varoluşsal bir krize sürüklerken tarih boyunca "ilkel" ve "uygar" ayrımı üzerinden her türlü gayriinsani muameleyi meşrulaştırmıştır. 7 Ekim ve sonrasında Gazze'de yaşanan soykırım ise insanlığın yaralı hafızasını yeniden gün yüzüne çıkarmış, mevcut uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi meşruiyetine yönelik derin bir sorgulamayı beraberinde getirmiştir.

Bu tablo bize tarihsel bir gerçeği tekrar hatırlatıyor: Sömürgecilik, 1960'larda kapanmış bir sayfa değil yeni biçimler edinerek varlığını sürdüren bir yapıdır. Dünyada yıllardır postkolonyal çalışmalar başlığı altında yürütülen akademik çalışmalar, sömürgeciliğin farklı biçimlerde yeniden üretildiği küresel yapıyı esaslı biçimde çözümlemekten hala uzak görünüyor. Tam da bu noktada dekolonizasyonu, sömürge zihniyetinden özgürleşmenin ve daha özgün, daha adil bir yaşam tahayyülü kurmanın imkanı olarak yeniden düşünmek mümkün olabilir mi?

"Beyaz adamın yükü" söyleminin zihinsel arka planı, 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinde zirveye ulaştı. Malthus, toplumu kıt kaynaklar üzerinden işleyen bir sözleşme alanı olarak kavramsallaştırdı; Darwin buradan "en uygun olanın hayatta kalması" fikrini geliştirdi; Darwin'in kuzeni Galton bunu öjeniye taşıdı, insanları üstün ve aşağı genetik kategorilere ayırdı. Sosyojeni kavramıyla toplumlar, ilkel ya da uygar olarak sıralandı. Sosyoloji modern toplumların bilimi, antropoloji ilkel toplumların bilimi olarak tanımlandı. Böylece bilim, sömürgeleştirmeyi meşrulaştıran bir araca dönüştürüldü. Rudyard Kipling'in "beyaz adamın yükü" ifadesiyle ahlaki meşruiyet yüklediği bu süreçte sözde üstün olanın aşağı olanı yükseltme yükümlülüğü, vazgeçilemez bir sorumluluk olarak görüldü.