Bugün istedim ki ağır gündemlerin dışına çıkalım, Hep birlikte farklı dünyalarda ve farklı konularda bir seyahate başlayalım. Doğu ve Batı dünyasında milletlerin muhayyilesinde yaşamış ve yaşayan halk hikayelerinden bir demet sunalım. Elbette ki bu hikayelerin gerçeklik durumu farklı farklıdır. Bazılarının gerçek olma durumu vardır. Bazıları ise halkın kendi muhayyilesinde yarattığı kurmaca olaylar ve efsanelerdir. Ancak, şu bir gerçektir ki, bu hikaye ve efsanelerin içerdikleri anlamlar, hakikatler, ibretler üzerinde durulmaya değerdir.
Bazı efsaneler ve olayların işaret ettikleri gerçekler yereldir, bazılarınınki ise evrenseldir. Bunlar tarihi ve günlük gerçekler ile ilişkili halkın hafızasında canlılığını koruyan hikayelerdir. Zaman içerisinde unutulmuş olsalar da geçmişin içinde ve toplumların derinliklerinde yerlerini korurlar. Çok canlı biçimde anlatıldıkları dönemlerin bir gerçek röntgenini bize verirler. Bu hikayeler ve efsaneler farklı farklı konuları içerirler. En başta gelenleri aşk hikayeleri ve efsaneleridir. Nedeni bir insanın hayatında olduğu gibi toplumların hayatında da özel duyguların, ailenin, düğünlerin ve cenazelerin daima var olmasıdır. Doğum, ölüm, aşk, evlilik, vb olaylar insan var oldukça konuşulacak konulardır. Bunlara dair örnekleri vermeden genel bir tespitimi paylaşmak isterim. Bu hikayeler içinde var oldukları toplumların, kültürlerin değerlerini, muhayyilelerini yansıtırlar. Mesela Batının kültür, düşünce hatta sosyal bilimler alanında kurucu sütunlarından biri olan Yunan Mitolojisinde mitolojik kahramanların davranışları ve mitolojik olaylar son derece sekülerdir, gerçek hayatın olgularını yansıtan rasyonel efsanelerdir. Bundan dolayıdır ki, modern psikoloji, sanat ve bilimin diğer alanlarında mitolojik kahramanların yaşadıkları birer bilim konusu olmuşlardır. Doğuya doğru gittikçe gerçek yaşam öykülerinin bile kolayca efsaneye dönüştürülmüş olduğunu, maddi olguların mistik ve soyut bir karaktere büründüğünü görmek mümkündür. Zaten özellikle tamamlanamayan aşklara dair efsaneler ve hikayeler Doğunun müktesebatından önemli yer tutarlar.
Bazı efsane ve hikayeler ise yazanın muhayyilesinde ve yaratıcılığında bambaşka bir karakter kazanırlar. Firdevsi Şehnamesi için haklı olarak “30 yıl çalıştım, Acem lisanını yarattım. Acem lisanından Acem milletini yarattım” demektedir. Bu belirttiğimiz fikrin önemli bir delilidir. Şehnamede geçen olayların ne kadarı halkın ne kadarı şairin muhayyilesinden gelmiştir bilinmez ama lisanının ustası ve yaratıcısı kesinlikle Firdevsi’dir. Benzer bir durumu modern zamanlarda William Shakespeare'in eserlerinde görmek mümkündür. Anlatmış olduğu olaylar, yarattığı karakterler, olayların dekor ve mekanları ve kahramanları elbette dönemin Avrupa Sarayları ile Avrupa yönetici elitleridir. Ama bu kurguyu oluştururken ne kadarını gerçek dünyadan almıştır, ne kadarını muhayyilesinde yaratmıştır bilemeyiz. Kesin bildiğimiz şey İngilizcenin dil hazinesini yok olmayacak şekilde yaratmış olmasıdır. Keza Antik Yunan ve Ortaçağ Avrupa’sının müktesebatını da etkili bir şekilde kullanarak, tamamıyla özgün kavramlar, kurgular, vb yaratmış olması da ayrıca vurgulanmalıdır. W. Shakespeare’in eserleri konusunda şunu ifade edelim ki, Firdevsi’nin Şehname’si ve Acem lisanı ve Acem milleti için söylediği sözün bir simetrik yansıması W. Shakespeare ve eserleri ile İngiliz dili ve İngiliz milleti arasındaki ilişkide vücut bulmaktadır. Diğer yandan Doğu ve Batıda birçok halk hikayesi, efsanesi halk arasında dolaşırken kayda alınmışken, W. Shakespeare’in eserleri bizatihi kurgusal olaylar yaratarak bunları toplumun muhayyilesinde sokmuştur. Bu muhteşem bir sanat ve nüfuz kudretidir. Bu kudret sayesindedir ki, O’nun krallar ve saray üyeleri arasında geçen iktidar mücadeleleri, insanındoğası, çatışmaları, aşk, vb üzerine yazılmış eserleri tiyatroda oynanırken ilk ön sırada İngiliz Kraliçesi tarafından izlenmiştir.
Bu çerçevede, zikretmek istediğim diğer bir kıymetli eser de Dedem Korkut Hikayeleridir. İçinde yer alan olayların gerçekliği konusunda bir kesinlik olmasa da hatta çoğunun kurgu olması daha gerçekçi bulunsa da kullanılan dil, üslup, anlatılarda yer alan olaylar, kişilik yapıları, ana karakterler, iletişim ve etkileşim biçimleri, kullanılan bir öğeler çok büyük ölçüde neredeyse tam bir doğallıkla dönemini yansıtmaktadır. Bir kere kullanılan dil ve üslup tam da Türkçenin karakterine özgüdür. Kısa cümleler, yoğun fiil kullanımı dönemin hem Türkçesini hem de Anadolu’ya akan Türk boylarının karakter özelliklerini, sosyal yapısını göstermektedir. Ülkeler arasında Hazreti Peygamberin eserin kendine has üslubu çerçevesinde anılması ancak bunun asıl hikayedeki olayları çok da derinden ve kapsamlı etkilememesi yeni Müslüman oldukları bir dönemde Oğuzların yaşantısını resmetmektedir.
Örf ve gelenekler, toplumun önyargıları, töre dine saygısız değildir ancak din ile çok farklı yönleri vardır. Tabi ki bunlar dinden daha ön planda yer tutmaktadırlar. Zaten Dedem Korkut da bir dini önder değildir; olaylar olup bittikten sonra kopuz çalıp, olayla ilgili son sözleri söyleyen saygın bir kişidir.
Halk arasında dönüp duran eden hikayelerin kaynakları bazen ummadığımız irtibatlar ve nişanlar taşıyabilirler. İslam Dünyasına Abdullah İbn Mukaffa’nın (Ö. 759) Hint Dünyasından kazandırdığı “Kelile ve Dimne” ile diğer Hint Hikayelerinin kaynağına dair henüz kesinlik kazanmış olmasa da öne sürülen tezler çok ilginçtir. Hint Dünyasından tercüme edilen bu eserlerin kaynağının Hazreti Adem’e (as) indirilen “10 Suhuf’tan” neşet eden hakikatler ve ibretler olduğu söylenmektedir. Farklı dinlerin tahrif edilmiş kitaplarından veya yorumlarından oluşan külliyatının parçası olan bazı hakikatlerin, bilgilerin, öğütlerin, vb yer aldığı metinler dini karakterleri dışında tıpkı halk hikayeleri ve efsaneleri tarzında bugüne ulaşmışlardır.