Siyaset arenasında her akşam izlediğimiz tanıdık ve gürültülü polemiklerden biraz başımızı kaldırabilirsek, bu ülkenin damarlarında sessizce akan ve hepimizi yakından ilgilendiren hayatî bir değişimi çok net olarak fark edeceğiz.
Önümde, GENAR’ın Mayıs 2026 Türkiye Raporu var. Bu rapor, tam bir farkındalık belgesi. Raporu satır satır okurken, genelde anketlerin o anlık siyasî dalgalanmalarına mesafeli duran zihnimin ne kadar önemli bir dosya ile karşı karşıya olduğunu anladım. Zira karşımdaki tablo sığ bir çekişmenin sonucundan ziyade, koskoca bir sosyolojinin, küreselleşme ve dijitalleşme sarmalındaki yeni yönelimidir.
*** Gelin, hafızamızı çok değil, çeyrek asır geriye, 2000’li yılların başına götürelim: O dönem Türkiye nüfusu 67 milyon civarındaydı ve ülkede her gün 5 milyon gazete basılıp satılıyordu. Yani neredeyse her 13 kişiden biri, dünyayla bağını fizikî bir gazete üzerinden kuruyordu.
Bugün, 2026 yılındayız. Nüfusumuz 87 milyonu aşmış durumda. Peki, günlük gazete satışları nerede? 1 milyonun dahi altında. Bugün artık her 100 kişiden sadece biri bayiden gazete alıyor.
Kuşaklar arası bu zihinsel kırılma, gençlerin “geleneksel kurum ve yapılardan (buna aile, evlilik ve ana akım medya dahil)” ne kadar hızlı koptuğunu gösteren yapısal bir tablodur. Bu çarpıcı farkı sadece medyanın dijitalleşmesiyle açıklayıp geçiştiremeyiz. Bu, kuşaklar arası zihinsel ve kurumsal bir dönüşümün en somut göstergesi. Dijital çağın içine doğan yeni nesil, geleneksel kurumlardan, klasik aidiyet bağlarından ve dünün ezberlerinden hızla uzaklaşıyor ve ne yazık ki bu dönüşüm dalgasından etkilenen en kadim kurumların başında “aile” geliyor. ***
TÜİK’in son doğum istatistikleri, kadın başına düşen çocuk sayısının 1,42’ye kadar gerilediğini tescilledi. Biz yıllarca Avrupa'yı “yaşlanıyorlar, dinamizmlerini kaybediyorlar” diye izlerken; bir de baktık ki nüfus artış hızında Kanada’nın, Finlandiya’nın ve Polonya’nın bile gerisine düşmüşüz. İtalya ve İspanya gibi demografik bir çöküş yaşayan Akdeniz ülkeleriyle kapı komşusu olmuşuz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın on yılı aşkın süredir feryat figan dile getirdiği “en az üç çocuk” çağrısının, o dönem bıyık altından gülenlerin sandığı gibi bir ironi olmadığı, aksine buzdağına doğru tam gaz ilerleyen bir geminin kaptanından yükselen son çığlık olduğu bugün netleşti. Ancak ne acıdır ki, toplum bu çağrıya kulaklarını tıkadı. Kriz kapıyı kırana kadar da kimse oralı olmadı. Küresel kültürün hızı, bu stratejik çağrının toplumsal tabanda tam manasıyla içselleştirilmesini zorlaştırdı. ***