Tarihte insanlar, toplumlar ilk dönemden beri seyri farklı da olsa değişim ve dönüşümler yaşamışlardır. Günümüzde ise son 40-50 yıldır bu değişim o kadar hızlı olmaktadır ki adeta baş döndürmektedir. Bu değişimlerin çok çeşitli sorunlara da yol açtığı inkâr edilemez.
Herakleitos, “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz; çünkü nehir aynı nehir değildir, sen de aynı sen değilsin” diyerek, nehir metaforu ile değişimin kaçınılmazlığını daha ilk dönemlerde ifade etmiştir.
Sosyolojinin öncüsü/kurucusu İbn Haldun’un “Devletler de insanlar gibidir; doğar, büyür, yaşlanır ve ölür” sözü, değişimin evrensel bir yasa olduğunu vurgular. Toplumun en küçük yapı taşı aile olduğuna göre, bu kaçınılmaz değişim süreci aile kurumunu da etkilemektedir. Tıpkı bir şarkının sözlerinde geçtiği gibi; “Biz miydik yoksa zaman mı değişen? Ne sen o eski sen, ne ben o eski ben…” Evet, “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” derler ya; insan, aile ve toplum olarak hızlı bir değişim yaşadığımız bir gerçektir.
Kültürümüzde aile demek, anne demektir. Çünkü o ailenin temel direğidir. Yuvayı ilmek ilmek dokuyan, fırtınalarda bizi kanatları altına alan, her düşüşte kaldıran odur. Yuvayı kuran da, ayakta tutan da, can suyu verip yaşatan da odur. Anne, sadece bir kişi değil, başlı başına bir sığınaktır; o yoksa insanı hayata bağlayan kökler kurur, dünya ıssızlaşır, seni karşılıksız seven kimsen de kalmamış demektir.
Büyük düşünür, şair Sezai Karakoç annenin ailede doldurulmayacak yerini içimizi acıtan şu sözlerle özetler:
Anne gitti ve evler yazlık olarak geri döndü