Bugün lüks restoranlardan evimizdeki mütevazı sofralara kadar her yemeğin ayrılmaz bir parçası olan çatal, tarih boyunca her zaman bu kadar sıradan ve masum bir eşya olarak karşılanmadı. Özellikle Orta Çağ Avrupa'sında ve Roma Katolik Kilisesi'nin katı kurallarının geçerli olduğu dönemlerde, masada çatal bulundurmak bile büyük bir suç, hatta bir sapkınlık belirtisiydi. Yüzyıllar boyunca insanlık, yemeği sadece elleriyle yemesi gerektiğine inandırıldı. Peki, bu masum mutfak aleti nasıl oldu da karanlık güçlerin bir sembolü haline geldi?
Orta Çağ zihniyetine ve dönemin kilise yetkililerine göre, Tanrı insanlara yemek yemeleri için kusursuz ve doğal bir araç vermişti; o da parmaklardı. İnsanın kendi elleriyle yemeğe dokunması, onun toprağa ve Tanrı'nın yarattığı nimetlere duyduğu saygının bir göstergesi olarak kabul ediliyordu.
Araya metal bir alet sokmak, bu ilahi ve doğal düzene karşı açık bir hakaret olarak algılandı. Din adamları, yemeğe doğrudan elleriyle dokunmaktan kaçınanları kibre kapılmakla suçluyor, bu kişilerin Tanrı'nın onlara bahşettiği "doğal çatalları" küçümsediğini savunuyordu.
Dini otoritelerin çatalı kesin bir dille reddetmesinin ve yasaklamasının bir diğer önemli nedeni ise aracın fiziksel görünümüyle ilgiliydi. Çatalın uç kısımları, dini tasvirlerde sıkça karşılaşılan ve şeytanın elinde tuttuğuna inanılan meşhur yabayı anımsatıyordu.
Bu benzerlik yüzünden çatal, anında yozlaştırıcı ve karanlık güçlerle ilişkili, lanetli bir eşya olarak yaftalandı. İnsanların gözünde sofrada çatal kullanmak, adeta şeytanı masaya davet etmek ve onun aletleriyle beslenmek anlamına geliyordu.
BİZANS'TAN AVRUPA'YA UZANAN KÜLTÜREL KRİZ