Kalkınma kuramı artık yalnızca ekonomik büyüme rakamlarıyla açıklanan bir alan olmaktan çıktı. Yerini giderek daha fazla “bütünsel gelişme” anlayışına bırakıyor. Çünkü günümüz dünyasında yalnızca üretim miktarının artması değil; insanın yaşam kalitesi, toplumsal huzur, kültürel gelişim, demokrasi, çevre ve sürdürülebilirlik de kalkınmanın ayrılmaz parçaları olarak görülüyor.

Ancak dünyada vaat edilen ile yaşanan arasındaki makas hâlâ oldukça açık. Bu nedenle toplumsal yaşam iklimi de çoğu zaman huzurlu değil; kaygılı, gergin ve parçalanmış bir görünüm taşıyor.

Bir yandan küreselleşme duvarları yıkarken, öte yandan yeni bariyerler kuruluyor. İnsanlık; barış, demokrasi ve özgürlükler üçgeninin ortak zemininde buluşmak yerine çoğu zaman mikro aidiyetlerin sert çatışmaları içinde savruluyor.

Gelişmiş kabul edilen ülkelerin büyük kentlerinde bile tablo kusursuz değildir. New York’ta, Londra’da, Paris banliyölerinde ya da başka merkezlerde sosyal çatlaklar derinleşmektedir. Gelir dağılımı bozulmakta, toplum katmanları arasındaki mesafe büyümektedir.

Varoşların içinden yükselen apartmanlar, kimi zaman gerçek kalkınmanın değil; rastlantısal servet dağılımının simgeleri hâline gelmektedir. Çünkü yalnızca bina yapmak gelişmek değildir. İnsanın geleceğe güvenle bakabilmesi, adalet hissi taşıması ve kültürel olarak güçlenmesi de gelişmenin parçasıdır.

Üstelik sorun yalnızca ekonomiyle sınırlı değildir. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler alanında da dünyanın ciddi bir sınav verdiği açıktır. Güçlü ülkelerin zaman zaman çifte standartlı politikaları, küresel vicdanı zedelemektedir. Yoksulluk nedeniyle denizlerde yaşamını yitiren insanlar, mülteci dramları ve adaletsizlikler modern çağın en ağır çelişkilerinden biridir.