Ortadoğu, tarih boyunca küresel güçlerin çıkar sahası olmuştur; ancak 21. yüzyıl, bu müdahalelerin boyutunu ve kapsamını dramatik biçimde artırmıştır. 2003 yılında (ABD), Irak’ta uyguladığı senaryoyla dünya tarihine kara bir sayfa ekledi. “Irak’ta kitle imha silahı var” senaryosuyla başlatılan saldırı, sadece bir ülkenin değil, tüm bölgenin kaderini değiştirdi. Masum sivillerin katledildiği, ibadet yerlerinin vurulduğu, altyapının yok edildiği ve hapishanelerde suçsuz insanların işkenceye maruz bırakıldığı bu dönemde, Ebu Garib Cezaevi’nde 12-13 yaşlarındaki çocukların da işkence gördüğüne dair kanıtlar uluslararası kamuoyuna yansıdı.

Savaşın hemen ardından, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın itirafıyla, Irak’ta kitle imha silahlarının bulunmadığı ortaya çıktı. Bu durum, sadece ABD’nin tarih sahnesindeki itibarını zedelemekle kalmadı, aynı zamanda savaşın asıl amacının Büyük Ortadoğu Projesi ve petrol kaynaklarını kontrol etmek olduğu gerçeğini de net biçimde ortaya koydu. Irak’ta yaşanan bu trajedi, bölgedeki istikrarı bozmakla kalmadı; aynı zamanda masum halkın haklarını hiçe sayan bir güç politikası olarak hafızalara kazındı.

Bugün ise benzer bir senaryo İran’da sahnelenmektedir. ABD ve İsrail, “İran’da kitle imha silahları var” senaryosuyla İran’a yönelik saldırılarını başlatmıştır. Ancak fark, bu kez karşılarında bir milletin, güçlü bir devletin ve organize bir direniş mekanizmasının olmasıdır. Irak gibi kolay lokma bir hedef söz konusu değildir. İran, bölgedeki stratejik duruşunu anında ortaya koymuş, sadece kendi sınırlarını değil, bölgedeki Amerikan ve İsrail üslerini de hedef alarak güçlü bir karşılık vermiştir. Bu, Ortadoğu dengeleri açısından kritik bir mesajdır: İran kolay pes etmeyecek, bölgede direnişini kararlı bir şekilde sürdürecektir.

Irak’ta uygulanan senaryonun tekrarlanması, ABD ve İsrail açısından önemli bir ders niteliği taşımaktadır. 2003’te Irak’ı parçalamak için kullanılan gerekçeler bugün İran’a karşı tekrar edilmektedir. Ancak İran’ın duruşu, bölgedeki ülkeler için bir uyarı niteliğindedir: Eğer bir milletin direnci kırılmadan müdahale edilirse, hedeflenen yalnızca o ülke değil, bölgesel istikrar da tehdit altında kalır. İran, İsrail ve ABD’nin saldırılarına karşı attığı adımlarla, yalnızca kendi egemenliğini korumakla kalmamış, bölgedeki güç dengelerini de yeniden şekillendirmiştir.

Bölgede yaşanan bu gelişmeler, sadece askeri bir mücadele olarak değerlendirilmemelidir. ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları, diplomasi, enerji güvenliği ve bölgesel güç dengeleri açısından ciddi sonuçlar doğurmaktadır. ABD, Irak’ta olduğu gibi yine tek taraflı bir politika yürütmekte, uluslararası hukuku hiçe saymakta ve kendi stratejik hedeflerini önceliklendirmektedir. Bu yaklaşım, bölge ülkelerini bir araya gelmeye ve ortak refleks geliştirmeye zorlamaktadır. İran’ın direnci, sadece kendi güvenliği açısından değil, bölgesel dayanışma ve istikrar için de bir örnek teşkil etmektedir.

Irak örneği, ABD’nin müdahalelerinin sonuçlarını anlamak için önemli bir referans noktasıdır. Irak’ta yaşanan insani dram, altyapı yıkımı ve işkenceler, küresel kamuoyunda ciddi tepkiler yaratmış, ABD’nin “demokrasi ihraç etme” iddialarını çürütmüştür. Bugün İran karşısında da benzer bir senaryo yaşanmakta, ancak İran’ın direnci ve askeri kapasitesi, bölgedeki diğer ülkeler için bir uyarı niteliği taşımaktadır. Eğer Ortadoğu ülkeleri, ABD ve İsrail’in müdahalelerini ortak bir stratejiyle karşılamazsa, tarih tekerrür edebilir; ancak bu kez bedel çok daha ağır olabilir.